Hak Arama Özgürlüğünün Sınırlandırılması

Modern devletlerde temel hak ve özgürlükler sınırsız değildir. Bu sınırlama, Anayasanın 13. maddesindeki sınırlama ölçütlerine uyularak yapılabilir. Olağan dönemlerde Anayasanın 13. maddesine göre sınırlandırma, hakkın özüne dokunmaksızın anayasada belirtilen özel sınırlandırma sebeplerine uygun olarak kanunla yapılır. Bu sınırlandırma Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin gereklerine, laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

Kanunla sınırlandırma, temel hak ve hürriyetlerin Anayasa’da belirtilen sınırlarının dışında iktidarlara karşı önemli bir güvencedir. Hak arama özgürlüğünün ancak kanunla sınırlandırılabilecek olması yürütmenin düzenleyici işlemleri ile (tüzük, yönetmelik gibi) bu hakkın sınırlandırılamayacağı anlamına gelmektedir.

Bu hak, Anayasanın 91. maddesi gereğince sadece sosyal ve ekonomik hakları düzenleyebilecek olan olağan dönem Kanun Hükmünde Kararnameleri ile de sınırlanamayacaktır. Ancak olağanüstü dönemlerde OHAL KHK’ları ile bu hakkın sınırlandırılması mümkündür. Bununla birlikte OHAL dönemlerinde hak arama yollarına daha fazla ihtiyaç duyulacağı için böyle bir sınırlandırmanın hukuk devleti ilkesi açısından ihtiyatla karşılanması gerektiği öne sürülmektedir.[1] Bazı yazarlar ise Olağanüstü Hal Kanun Hükmünde Kararnamelerinin Meclisin onayından sonra kanunlaştığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi olacağını öne sürmektedir.[2]

Anayasa’nın 13. maddesi gereği temel hak ve özgürlükler ancak kanunla sınırlandırabilir. Dolayısıyla disiplin cezalarının yargı denetimi dışında bırakılması tüzük ya da bir yönetmelikle mümkün olamayacaktır. Ayrıca Türkiye’nin bu sözleşmeye taraf olması ve Anayasa 90/5 maddesi gereği disiplin cezalarının yargı denetimi dışında tutan kanun maddelerinin de uygulanması mümkün olmayacaktır. AİHS ile kanunun çatışması halinde AİHS hükümleri esas alınacaktır.[3]

A. YAŞ Kararları

2010 Anayasa değişikliği ile Anayasanın 125. maddesinin ikinci fıkrasındaki “Yüksek Askerî Şûranın kararları yargı denetimi dışındadır” ifadesine “Ancak, Yüksek Askerî Şûranın terfi işlemleri ile kadrosuzluk nedeniyle emekliye ayırma hariç her türlü ilişik kesme kararlarına karşı yargı yolu açıktır” cümlesi eklenmiştir. Böylece yıllardır doktrinde ve uygulamada eleştirilen YAŞ kararlarına karşı yargı yolunun kapalı olması sorunu aşılması amaçlanmıştır.

2010 Yılında yapılan değişiklikten önce YAŞ kararıyla TSK’dan ilişiği kesilenler bu kararlar aleyhine yargı yoluna gitme imkânı kapalı olduğundan AİHM’de dava açmışlardır. AİHM, devletin veya diğer kamu otoritelerinin genel menfaatini korumaktan sorumlu kamu otoritesinin emanetçisi olarak hareket eden, kamu hizmetinin özel faaliyetlerini yürüten memurların uyuşmazlıklarının AİHS 6/1 maddesinin koruması altında olmadığına karar vermiştir. Ancak Vilho Eskelinen-Finlandiya kararında mahkeme, içtihat değişikliğine gitmiş ve ordudan atılan personelin de adil yargılanma hakkının kısıtlandığı gerekçesiyle AİHM’ne müracaat etmesinin önü açılmıştır.[4]

B. Uyarma ve Kınama Cezaları

Uyarma ve kınama cezaları, disiplin suçlarına karşı verilen idari yaptırımlardan biridir. Diğer idari yaptırımlar gibi bunun da genel amacı kamu düzenini sağlamaktır. Özel amacı ise, kamu personelinin idarenin iç düzenini sağlamak için konulmuş kurallara ve verilen emirlere uymasını sağlamaktır.[5]

2010 Anayasa değişikliği öncesinde, Anayasanın 129. maddesinde “uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararları yargı denetimi dışı bırakılamaz” hükmüne yer verilmişti. Uyarma ve kınama cezalarına karşı yargı yolunun kapalı olması genel olarak eleştirilmiştir.[6] Aksi görüşteki yazarlar ise idarenin bütünlüğünün ve hiyerarşik yapının bozulmaması amacıyla da bu tip cezalara karşı yargı yolunun kapatılmasının yerinde olduğunu, hukuki açıdan önemsiz disiplin cezaları ile yargının meşgul edilmemesi gerektiğini savunmuştur.[7]

Aslında, uyarma ve kınama cezalarına karşı hak arama yolları tamamen kapanmış değildi. Bu cezalara karşı idari başvuru yolu mümkün iken, idari yargıya başvurmak mümkün değildi.[8]

Ayrıca Anayasanın 90. Maddesinde, temel hak ve özgürlükler alanında kanunlarla uluslararası anlaşmaların farklı hükümler içermesi halinde, anlaşmanın uygulanacağı hükmünden hareketle dolaylı bir yargısal çözüm söz konusuydu.     Nitekim Ankara 5. İdare Mahkemesi, 2004 yılında kınama cezası hakkında açılan iptal davasında cezanın iptaline karar vermiştir. Mahkeme kararında; “Uyarma ve kınama cezalarına karşı yargı yolunu kapayan iç hukuk kuralları yerine, “adil yargılanma hakkı”, “hak arama özgürlüğü” ve “mahkemeye başvurma hakkı” ilkeleri doğrultusunda dava açılması gerektiğini kurala bağlayan Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesinin 14. Maddesi dikkate alınmalıdır. Bu nedenle davacıya 657 sayılı Devlet Memurları Kanunun 125/B-a maddesi uyarınca verilen “kınama” cezasına karşı dava açılabileceği kanaatiyle davanın esas yönünden çözümlenmesi yapılacaktır.” denilerek önemli bir değerlendirme yapılmıştır.[9]

Uyarma cezası alan bir kamu görevlisinin yargı yollarının kapalı olması nedeniyle -iç hukuk yollarının tüketildiği gerekçesiyle 2007 yılında AİHM’ye görüşülen Karaçay-Türkiye davasında Mahkeme etkili başvuru hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir.[10]

Nihayet 2010 Anayasa değişikliği ile Anayasanın 129. maddesinin 3. fıkrasındaki “uyarma ve kınama cezalarıyla ilgili olanlar hariç, disiplin kararları yargı denetimi dışı bırakılamaz” ifadesi “disiplin kararları yargı denetimi dışında bırakılamaz” şeklinde değiştirilmiştir. Böylece uyarma ve kınama cezalarına karşı yargı yolu açılmıştır.

C. HSYK Kararları

2010 yılı öncesinde HSYK Kararı ile meslekten çıkarılan kişiler bu kararlar aleyhine yargı yoluna gitme imkânı kapalı olduğu için AİHM’de dava açmışlardır. Mahkeme HSYK kararlarına karşı başvurulan yol olan HSYK itirazları inceleme kuruluna yapılan itirazın, etkili bir başvuru yolu olmadığına karar vermiştir. Bu Kurul üyeleri ile daha önceki idari cezayı veren Kurul üyelerinin büyük bir kısmının aynı kişilerden oluşmasının tarafsızlığa aykırı olduğuna hükmedilmiştir. Mahkeme etkili bir hukuk yolu olmazsa, kişilerin iç hukuk yollarını tüketmeden AİHM’ye başvurabileceğini de belirterek, somut olayda AİHS’nin 13. maddesindeki “etkili başvuru hakkının” ihlal edildiğine karar verilmiştir. [11]

2010 Anayasa değişikliği ile Anayasanın 159. maddesinin dördüncü fıkrasındaki “kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz” hükmü “Kurulun meslekten çıkarma cezasına ilişkin olanlar dışındaki kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz” şeklinde değiştirilmiştir. Böylece sadece meslekten çıkarma cezalarına karşı yargı yolu açılmıştır. Bu durumda 2802 sayılı Hâkimler ve Savcılar Kanununda yer alan uyarma, kınama, kademe ilerlemesinin durdurulması, aylıktan kesme, derece yükselmesini durdurma ve yer değiştirme cezalarına karşı herhangi bir başvuru yolu bulunmamaktadır.[12]


[1] Köküsarı, a.g.m., s.172.

[2] Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Yetkin Yayınevi, Ankara, 2010.

[3] Kulak, a.g.m., s.153.

[4] Durmuş Tezcan, “Adil Yargılanma Hakkı ve Etkili Başvuru Hakkı Açısından Büyük Dairenin Pellegrin ve Vilho Eskelinen ve Diğerleri Kararları Işığında, Adil Yargılanma, Yüksek Askeri Şura, Uyarma ve Kınama Cezaları”, Fasikül Dergisi, Y.2009, S.1, s.93.

[5] Ayhan Döner, “Anayasanın 90. Maddesi Karşısında Uyarma ve Kınama Cezalarını Yeniden Düşünmek”, Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Sayı 1-2, C. XI, Y. 2007, s.149.

[6] Döner, a.g.m., s.156.

[7] Gözler, a.g.e., s.782.

[8] Köküsarı, a.g.m., s.187.

[9] Döner, a.g.m., s.161.

[10] Köküsarı, a.g.m., s.188.

[11] Köküsarı, a.g.m., s.189.

[12] Köküsarı, a.g.m., s.190.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir