Tıbbi Mesleki Hata ve Doktorun Sorumluluğu

ABD Adalet Bakanlığının verilerine göre doktorlar aleyhine açılan mesleki hata (yanlış tedavi) davalarından % 19’unu davacı kazanıyor. Bu oran, tıbbi mesleki hatayı (medical malpractice) ispatlamanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de tıbbi mesleki hata gerekçesiyle açılan davaların sayısı ve sonuçları hakkında resmi (açıklanmış) bir istatistik bulunmuyor.

Yargıtay, mesleki hatanın varlığı veya yokluğu konusunda karar vermeden önce ehil ve donanımlı bir Üniversiteden konunun uzmanlarından oluşan akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulu tarafından inceleme yapılmasını; mesleki ihmal, tedbirsizlik ya da dikkatsizlik bulunup bulunmadığının açık denetime elverişli bir tarzda belirlenmesini; böylelikle kusur oranlarının saptanmasını şart koşuyor.

Yargıtay, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurlarını (hafif de olsa) sorumluluğun unsuru olarak kabul ediyor:

“Doktorlar, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadır. Doktor, tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü tedbirlerini alarak yapmak zorundadır. Doktor, ufak bir tereddüt gösteren durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı ve en emin yolu tercih etmelidir.”

Yargıtay’ın Tıbbi Mesleki Hataya İlişkin Kararları

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 14.12.2016 Tarihli Kararı

Esas: 2015/11714
Karar: 2016/23254
Tarih: 14.12.2016

İçtihat Metni

Mahkemesi: Asliye Hukuk Mahkemesi

Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı subut bulunmadığından davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içinde davacı avukatınca temyiz edilmesi üzerine dosya incelendi gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, davalı hastanede 12/04/2012 tarihinde safra taşı tanısıyla ameliyat olduğunu, akabinde bacak kaslarında oluşan rahatsızlık sebebiyle sürekli ağrı çekmeye başladığını ve yürüyemediğini, yürüyememe/ağrı şikayeti ile gittiği başka bir hastanede ameliyat sonrası “hatalı yapılan iğneden kaynaklı enjeksiyon nöropatisi siyatik hasar teşhisi” konulduğunu, hatalı yapılan iğne neticesinde bacak kaslarında meydana gelen rahatsızlık nedeniyle yürüyemediğini ileri sürerek, fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla, 15.000,00 TL manevi, 460,00 TL maddi tazminatın haksız fiilin gerçekleştiği tarih olan 12/04/2011 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı, komplikasyon neticesinde ortaya çıkan zararlardan dolayı sağlık personelinin sorumluluğu yoluna başvurulamayacağını savunarak, davanın reddini dilemiştir.

Mahkemece, davalın kusurunun bulunmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalı hastanede hatalı enjeksiyona bağlı olarak düşük ayak sendromu meydana geldiğini, bu durumun davalının ihmali sonucu olduğunu ileri sürerek eldeki davayı açmıştır. İlke olarak, doktor, hastasının zarar görmemesi için mesleki tüm şartları yerine getirmek, hastasının durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz bir biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Mahkemece hükme esas alınan 09.04.2014 tarihli… 2. İhtisas Kurulu’nun raporu ile,

“Dava konusu olayda kişiye gluteal bölgeden intranuskuler enjeksiyon yapıldığının anlaşıldığı, enjekte edilen ilaçların doku içi yayılışı ile sinir hasarına neden olabileceklerinin tıbben bilindiği, bu durunun enjeksiyonların tekniğine uygun yapılması durusunda da daha önceden öngörülemeyecek ve önlenemeyecek arazlara sebep olabildiği, bu durunun her türlü özene rağmen oluşabilecek herhangi bir kusur ve ihmalden kaynaklamayan komplikasyon olarak nitelendirildiği, enjeksiyonun yapılış tekniği ve uygulanan bölgenin uyumsuzluğu yönünden tıbbi bir delil de tanımlanmadığından, tüm bulgular bir bütün olarak değerlendirildiğinde, enjeksiyonu uygulayan sağlık personeline herhangi bir kusur izafe edilemeyeceği oy birliği ile mütalaa olunur.” denilmiştir.

Ne var ki hükme esas alınan bu rapor, olayda davalının kusurlu olup olmadığının tespiti için yeterli değildir. Alınan raporda varılan sonucun hangi maddi verilere dayandırıldığı, davalı çalışanları tarafından davacıya uygulanması uygun görülen iğnenin somut rahatsızlık itibariyle gerçekten uygun bulunup bulunmadığı bunun tatbiki sırasında her hangi bir mesleki hata ya da ihmalin olup olmadığı, düşük ayak sendromu olayının uygun iğne seçimine ve bunun doğru şekilde takbikine rağmen meydana gelip gelmediği somut ve denetime elverişli bir biçimde ortaya konulmamış soyut bir değerlendirme yapılmakta yetinilmiştir. Bu haliyle hükme esas alınmasına da olanak yoktur. Davacı iddialarını da karşılamaktan uzak olup, Dairemiz incelemesine gelen benzer dosyalardaki… Raporlarında ise, enjeksiyon nörapatisi vakıalarında talimat verenler ile uygulayıcılara kusur izafe edildiği de anlaşılmaktadır.

O halde mahkemece, bu konuda rapor düzenlemeye ehil ve donanımlı bir Üniversiteden, aralarında davaya konu olayda, özellikle nöroşuriji ve anotomi dallarında, uzmanların da bulunduğu akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kuruluna inceleme yaptırılarak davacıya uygulanan iğne ve ilacın seçimi, dozajı, hastanın fiziksel durumu, uygulama pozisyonu, iğnenin boyutu ve yönü ile bunun uygulanması aşamasında her hangi bir mesleki ihmal, tedbirsizlik ya da dikkatsizlik bulunup bulunmadığı açık denetime elverişli bir tarzda belirlenmesi kusur oranlarının bu çerçevede saptanması ve ortaya çıkacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmelidir. Açıklanan nedenlerle mahkemece, eksik inceleme ile yazılı şekilde karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle kararın davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 27,70 TL harcın istek halinde iadesine, HUMK’nun 440/1 maddesi uyarınca tebliğden itibaren 15 gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.12.2016 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 27.01.2014 Tarihli Kararı

Esas: 2013/4758
Karar: 2014/1897
Tarih: 27.01.2014

İçtihat Metni

Mahkemesi      : İstanbul Anadolu 9. Asliye Hukuk Mahkemesi
Tarihi              : 02.10.2012
Numarası         : 2007/205-2012/503

Taraflar arasındaki maddi ve manevi tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı avukatınca duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kâğıdı gönderilmişti. Belli günde davalı .. S.. Hiz.A.Ş vekili avukat H.. A.. T.. geldi. Karşı taraftan gelen olmadığından onun yokluğunda duruşmaya başlanılmış ve hazır bulunan avukatın sözlü açıklaması dinlenildikten sonra karar için başka güne bırakılmıştı. Bu kez temyiz dilekçesinin süresinde olduğu saptanarak dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.

KARAR

Davacı, gözlerindeki görme bozukluğu nedeniyle G.Ş. Hastanesine başvurduğunu, hastanede görevli Dr. D.U. tarafından muayene edildikten sonra ameliyat ile bozukluğun tamamen giderileceğinin söylendiği ve ameliyat edildiğini, ancak, ameliyatı sonrasında göz kusurunun tamamen ortadan kalkması gerekirken, görme bozukluğunun arttığını ileri sürerek bu nedenle uğradığı zararlar nedeniyle 15.000.-TL maddi, 15.000.-TL manevi tazminat ve 1.800.-TL ameliyat, doktor ve hastane masrafları olmak üzere toplam 31.800.-TL tazminatın davalılardan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı D.U., ameliyat nedeniyle davacıya hiçbir zaman garanti vermediğini, kusurunun olmadığını savunarak haksız ve hukuki dayanaktan yoksun davanın reddini dilemiştir.

Davalı S.S.H. A.Ş, operasyon sonrası diğer davalının iş akdinin feshedildiğini ve kendisine tüm haklarının ödenerek ibraname alındığını, bu ibranameye göre hekimin mesleki hata ve tecrübesizlikten kaynaklı teşhis ve tedavi nedeniyle zarara uğranılan hastalara ödenmek zorunda kalınan tazminatları ödeyeceğini kabul, beyan ve taahhüt ettiğini belirterek davanın reddine dilemiştir.

Mahkemece, davacıya yapılan tıbbi müdahaleler sonucunda kalıcı bir görme kusuru olmadığını, davalı doktor ve hastanenin bir hizmet kusuru olmadığı gibi davacının iddiasını kanıtlayamadığından davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, göz ameliyatı neticesinde görme bozukluğunun daha da arttığından bahis ile uğradığı maddi ve manevi zararın tahsili istemi ile eldeki davayı açmıştır. Davalılar davanın reddini dilemiş, mahkemece davanın reddine karar verilmiştir. Dava, teşhis ve tedavi hizmetini üstlenen doktor ve özel hastanenin sorumluluğuna ilişkin olup, bir davada dayanılan olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak yasa hükümlerini arayıp bulmak hâkimin doğrudan görevidir. (1086 sayılı HUMK. 76. md.; 6100 sayılı HMK. 33. md.). Dava, davalı doktorun vekillik sözleşmesinden kaynaklanan özen borcuna aykırılık olgusuna dayanmaktadır ( B.K. 386, 390 md ). Vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de, bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır (B.K. 390/II ). Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, hafif kusurundan bile sorumludur (B.K. 321/1 md).

O nedenle doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları (hafif de olsa) sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktorlar, hastalarının zarar görmemesi için yalnız mesleki değil, genel hayat tecrübelerine göre herkese yüklenebilecek dikkat ve özeni göstermek zorundadır. Doktor, tıbbi çalışmalarda bulunurken, bazı mesleki şartları yerine getirmek, hastanın durumuna değer vermek, tıp biliminin kurallarını gözetip uygulamak, tedaviyi her türlü tedbirlerini alarak yapmak zorundadır. Doktor, ufak bir tereddüt gösteren durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada koruyucu tedbirler almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında seçim yaparken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı ve en emin yolu tercih etmelidir (Bkz. Tandoğan, Borçlar Hukuk Özel Borç İlişkileri, Cild, Ank.1982, Sh.236 vd).

Gerçekten de mesleki bir iş gören doktor olan vekilden, ona güvenen müvekkil titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemekte haklıdır. Titiz bir özen göstermeyen vekil, B.K. 394/1 uyarınca vekâleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.

Somut olaya baktığımız da, davacı T.P.’ın, davalı şirkete ait hastanede davalı doktor tarafından ameliyat edilmiş, ameliyat öncesi -2 miyop olan göz numarası, ameliyat sonrası +4,50 hipermetrop olarak değiştiği hususu üçlü bilirkişi raporu ile sabit olduğu gibi bu husus taraflarında kabulündedir. Davalı doktor tarafından ilgili makama başlıklı dilekçesinde “lazere girilen değerlerin hemşire tarafından yanlış girilmesi neticesinde -2 olan göz numarasının +3 olduğunu, bunda kendisinin hatalı olduğunu” beyan etmiştir. 25.11.2011 tarihli üçlü bilirkişi raporunda da “doktorun kontrol etmesi gereken sayısal verileri kontrol etmemesi sonucu ortaya çıkan bir tıbbi yanlış uygulama söz konusu olduğunu” belirtmiştir. Ayrıca Adli tıp tarafından istenilen bir kısım belgelerin temin edilememesi nedeniyle Adli Tıp Kurumu tarafından rapor düzenlenememiş olup bu belgeleri saklama yükümlülüğü davalı taraflarında olup bu hususta da davalıların kusurlu olduğu sabittir. Öyle olunca davacının -2 miyop olan göz rahatsızlığının giderilmesi için davalı doktor tarafından ameliyata alındığı ancak ameliyat lazer makinesine -2 yerine +2 değerlerin girilmesi sonucu göz rahatsızlığının giderilmediği gibi miyop olan göz rahatsızlığının hipermetrop olarak arttığı ve bu hususun da davalı kusurundan kaynaklandığı anlaşılmaktadır. Öyle olunca mahkemece davacının tazminata yönelik talepleri değerlendirilerek sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken aksi düşüncelerle yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozma gerektirir.

SONUÇ: Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına BOZULMASINA, peşin alınan 21,15 TL temyiz harcının istek halinde iadesine, 27.01.2014 gününde oybirliğiyle karar verildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir